Anayasa Mahkemesi’nden Gecikmiş Bir İptal Kararı

AYM’den Gecikmiş İptal Kararı

675 sayılı KHK’nın kabulüne dair 7071 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 34. maddesini iptaline dair 14.11.2019 tarihli Anayasa Mahkemesi (2018/90 Esas 2019/18) kararı 13 Şubat 2020 tarihinde Resmi Gazetede yayınlandı. İptaline karar verilen 34. madde “TMSF’nin kayyım olarak atandığı şirketlerde, şirketin doğrudan veya dolaylı borçlarının ödenmesi için öncelikle, şirket lehine kefil olan ve şahsi mal varlığı değerlerine kayyım atanmamış ortak, yönetici veya üçüncü kişi gerçek veya tüzel kişilerin mal varlığına müracaat edileceğini” öngörmekteydi.

Bu iptal kararı ile çok önemli hak ihlallerinin giderilmesi için ilk adım atılmış oldu. İptal öncesi uygulamada, TMSF’nin kayyım olarak görevlendirildiği şirketlerin, borçlarını karşılayacak malvarlıkları olsa dahi şirket borçları bu mal varlıklarından karşılanmıyor; ortak, yönetici veya kefillerinin malvarlıklarından karşılanması cihetine gidiliyordu. Bu durumda milyarlarca liralık malvarlıklarına zaten el konulmuş olan gerçek kişiler bir de yönetimi kamuya geçmiş olan şirketlerinin borçlarını ödemek zorunda kalıyordu.

Anayasa Mahkemesi, iptal kararında; bu düzenlemeyle Anayasanın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ve Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen ölçülülük ilkesinin ihlal edildiğine hükmetti.

Anayasa’nın 13. maddesi üç alt ilkeden oluşmaktadır; buna göre yasalar ve idarenin işlemleri elverişlilik, gereklilik ve orantılılık kriterlerine uygun olmalıdır. Anayasa Mahkemesi mevcut düzenlemenin bu ilkeleri de ihlal ettiğini karara bağladı.

Bu iptal kararı her ne kadar sadece TMSF’nin kayyım olarak atandığı şirketlerin kefillerini, ortak ve yöneticilerini ilgilendirse de TMSF’ye devir edilmeksizin bir KHK ile dogrudan kapatılmış olan tüzel kişilerin ortak ve yöneticileri ile kefilleri de (kapatılan malvarlığı Hazine ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devir edilen tüzel kişilerin borçlarından sorumlu tutularak) hemen hemen aynı hak ihlallerine maruz bulunmaktadırlar. Bu kişiler hakkında Hazine ve diğer kamu kurumları ile özel kişiler tarafından başlatılmış icra takipleri ve alacak davaları bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin bu iptal kararından sonra (I) KHK ile kapatılan şirket, vakıf ve derneklerin, (II) TMSF kayyımlığında olan şirketlerin ortak ve yöneticileri ile kefilleri iptal kararının gerekçesine atıf ile tüzel kişiliğin borçlarının öncelikle tüzel kişiliğin mallarından tahsilini talep etmelidirler. Zira Anayasa Mahkemesi’nin benimsediği gerekçe tüm benzer durumdakileri kapsar mahiyettedir.

Anayasa Mahkemesi gerekçesinde; “Hukuki ilişkinin kurulduğu tarih itibariyle yürürlükte olan kanun hükümleriyle garanti altına alınan edimlerin sonradan tek taraflı olarak aleyhe olacak şekilde değiştirilmesinin kişilerin haklarının korunması ile sınırlama sebebini teşkil eden kamu yararı amacı arasındaki adil dengeyi kişiler aleyhine bozduğu ve kişilere aşırı bir külfet yüklediği, bu yönüyle kuralın orantısız bir sınırlama öngördüğü anlaşılmaktadır.”

Bu gerekçeden yola çıkarak, vergi borçları için önceki uygulamaya bakacak olursak; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanunda yer alan hükümlere göre vadesinde ödenmeyen kamu alacağının cebren tahsilinde uyulması gereken esaslar ise şöyledir:

Öncelikle alacaklı vergi dairesince şirket adına ödeme emri düzenlenerek tebliğ edilir. Yasal sürede (yedi gün) ödenmemesi üzerine borçlu tarafından teminat gösterilmişse teminatın paraya çevrilmesi yoluna gidilir. Böyle bir durum yoksa haciz işlemlerine başlanır; şirketin hacze uygun malvarlığı (para, menkul ve gayrımenkul varlıkları) tespit edilir. Haciz sürecinde elde edilen varlıklar, ödenmesi gereken vergi ve buna bağlı alacakları (ceza, gecikme zammı vs) karşılamaya tamamen veya kısmen yetmiyorsa ya da bu süreçte hacze uygun malvarlığı hiç tespit edilememişse, o takdirde kanuni temsilci hakkında aynı şekilde cebri takip süreci başlatılır. Kanuni temsilcinin buradaki sorumluluğu fer’i bir sorumluluktur, zincirleme (müteselsil) sorumluluk değildir. Yani alacaklı daire hem asıl borçlu olan şirketi hem de kanuni temsilciyi aynı anda takip edemez. Şirket hakkındaki yasal takip süreci tamamlanmadan kanuni temsilci hakkında takip işlemlerinin başlatılması hukuken mümkün değildir.