Mülkiyet Hakkı Nedir?

nayasa Mahkemesi’nin mülkiyet hakkı ile ilgili verdiği ilk kararda mülkiyet hakkı; “bir kimsenin başkasının hakkına zarar vermemek, kanunların koyduğu kayıtlamalara da uymak şartı ile bir şey üzerinde dilediği şekilde kullanma, ürünlerinden yararlanma, tasarruf etme (başkasına devretme, şeklini değiştirme ve istihlak etme, hatta tahrip etme) yetkilerini ifade eder” şeklinde tanımlamıştır.[1]

Devamlı değişen ve gelişen bir hak olması sebebiyle mülkiyet hakkının, çağın ruhuna uygun tanımını; “Malike maddi ve gayri maddi şey üzerinde en geniş anlamda hâkimiyet kurma imkânı veren, bünyesinde hak ve yetkilerle birlikte ödevler de barındıran, İnsan Hakları Belgeleri ve Anayasalarda ihdas edilerek hukuk düzenleri tarafından tanınan ve korunan, siyasi, sosyal, hukuki, ahlaki birçok faktörden etkilenerek sürekli değişen ve gelişen temel bir haktır.” şeklinde yapmak mümkündür.[2]

Türk Hukuku’nda mülkiyet hakkının Anayasa ile teminat altına alındığı ilk metin olan ve 1876 yılında kabul edilen Kanun-u Esasî m. 21’de “Herkes usûlen mutasarrıf olduğu mal ve mülkünden emindir; menafi-i umuriye için lüzûmu sabit olmadıkça (ve) kanunu mucibince değer pahası peşin verilmedikçe, kimsenin tasarrufunda bulunan mülk alınamaz” hükmü yer almaktadır.

1921 Anayasası’nda mülkiyet hakkı ile ilgili bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak bu Anayasa’nın kabulünden kısa bir süre sonra ordunun ihtiyacının karşılanmasını amacı ile ilân edilen Tekâlif-i Milliye Kararları’nda savaş sırasında el konulan malların bedellerinin, daha sonra Devlet tarafından ödenmesi hükmü yer almaktadır. Bu hüküm, millî bir savaşın olağanüstü şartlarında dahi, mülkiyet hakkına gösterilen saygı bakımından önemlidir.[3]

Mülkiyet hakkı, 1924 Anayasası’nda dolaylı olarak teminat altına alınmıştır. Anayasa m. 70’de; “Şahsî masûniyet, vicdan, tefekkür, kelâm, neşir, seyahat, akit, sây-ü amel, temellük ve tasarruf, içtima, cemiyet, şirket, hak ve hürriyetleri Türklerin tabiî hukukundandır.” ve m. 71’de “Can, mal, ırz, mesken her türlü taarruzdan masûndur.” ifadeleri yer almaktadır. Bu haliyle, dört temel hürriyet arasına mülkiyet de alınmıştır ve burada yer alan mal kavramı, mülkiyet hakkının konusu olan şeyleri ifade etmektedir.[4]

Mülkiyet hakkını, modern anlayış çerçevesinde düzenleyen 1961 Anayasası m. 36’da; “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” düzenlemesi yer alır. Ancak, bu Anayasa’da mülkiyet hakkı, temel hak ve hürriyetler arasında değil; sosyal ve iktisadî haklar ve ödevler arasında düzenlenmiştir.

1982 Anayasası m. 35’te de “Herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” düzenlemesi yer alır. Ancak 1961 Anayasa’sından farklı olarak mülkiyet hakkı, Anayasa’nın “Temel Haklar ve Ödevler” başlığı altında yer alır. Mülkiyet hakkı ile ilgili olarak, 1982 Anayasası’ndaki yer değişikliği, bu hakkın, sosyal ve iktisadî bir hak olmaktan çıkarılarak, şahsiyet ile ilgili olduğu sonucunu doğurmuştur.

Mülkiyet hakkı, uluslararası metinlerde ilk kez 10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer almıştır. Beyanname m. 17’ye göre, “Herkesin, tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mal ve mülk edinme hakkı vardır. Hiç kimse, keyfî olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılamaz.”

Mülkiyet hakkı, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde yer almamış ama Sözleşmenin, 20 Mart 1952 tarihinden imzalanan 1 No’lu Ek Protokolü m. 1 hükmü ile Sözleşme’nin parçası haline gelmiştir. 1 No’lu Ek Protokolü m. 1 hükmü; “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” şeklindedir.

7 Aralık 2000 tarihli Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı m. 17’de de “(1) Herkes kanunlara uygun olarak edindiği mallarına sahip olma, bunları kullanma, elden çıkarma ve miras bırakma hakkına sahiptir. Kamu yararı olmadan, kanunların belirlediği şartlar gerçekleşmeden, karşılıkları âdil tutarda ve uygun bir sürede ödemede bulunmaksızın kimsenin malları elinden alınamaz. Taşınmaz malların kullanılması, kamu yararının gerektirdiği durumlarda kanunlarla düzenlenebilir. (2) Fikrî haklar korunacaktır.” hükümleri yer alır.

Tüm bu ulusal ve uluslararası metinler, mülkiyet hakkının; temel bir insan hakkı olduğunu ve bu hakkın sadece kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olması şartıyla kısıtlanabileceğini ifade etmektedir.

Ancak Türk Hukuk bürokrasisinin geleneksel devletçi anlayışı, kişilerin mülkiyet hakkına yönelik kamusal tehdit ve ihlalleri çoğu kez görmezden gelmiştir. Son yıllarda ise bu ihlaller, hukuk bürokrasisi tarafından sistemli şekilde “bizzat” yapılmaktadır. Başta kayyım atama ve/veya müsadere usulü kullanılarak kişilerin malvarlıklarının devletleştirilmesi, artık bir Türkiye gerçeğidir.


[1] Anayasa Mahkemesi, 1963/156 Esas, 1966/34 Karar, 20.09.1966 Tarih

[2] Kürşat AKÇA, Anayasa Mahkemesi Kararlarında Mülkiyet Hakkı, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/208361

[3] Veysel Başpınar, Mukayeseli Hukukta ve Türk Hukuku’nda Mülkiyet Hakkı Teminatı, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/2143/22196.pdf

[4] Veysel Başpınar, Mukayeseli Hukukta ve Türk Hukuku’nda Mülkiyet Hakkı Teminatı, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/2143/22196.pdf